Zülfü Livaneli – Arafat’ta Bir Çocuk

thumbnail

   Şüphesiz ki her okurun “Ne yazsa okurum.” diyebileceği nadir yazar veya yazarları vardır. Benim için de Livaneli “Ne yazsa okurum.” diyebileceğim nadir isimlerden biridir. Gözü kapalı tüm eserlerini alabildiğim, usta kalemine sonsuz güvendiğim Livaneli, gerek sanatçı gerekse edebiyatçı yönüyle her daim kalbimde taht kurmayı başarmıştır. Bugüne kadar okuduğum ve bundan sonra okuyacağım tüm eserlerinin yanında belki de en önemlisi olan Arafat‘ta Bir Çocuk’tur. Saatler içinde, bir solukta okuyup bitirdiğim bu eser, Zülfü Livaneli‘nin 1978 yılında edebiyat alanındaki ilk eseridir. Öykü türündeki Arafat’ta Bir Çocuk, kimisi kısa kimisi uzun sekiz öyküden oluşuyor. Kitabın içerisindeki öykülerin konusu sürgün ve sınır temaları etrafında şekillenirken,  yarattığı karakterleri ile 1960-1972 yılları arasındaki baskıcı ve zorlu süreçte işçi ve siyasi mültecilerin karşı karşıya kaldıkları zorlukları ve kültürel çatışmaları başarılı bir şekilde ele alıyor. Tüm bu karakterlerin belli sınırları aşma çabalarının yanında bir diğer ortak paydaları ise  “Araf’ta kalmış” olmalarıdır.

     Her ne kadar karakterlerin kurgusal olduğu gerçeğini göz önünde bulundursak da bunda Livaneli‘nin gerek kendi kişisel sürgün hayatı deneyiminin  gerekse vakti zamanında siyasi mülteci olarak veya işçi olarak doğup büyüdüğü topraklardan yurt dışına gitmek durumunda kalmış insanların hikayelerinden izler görmek mümkün. Bu nedenle, karakterler sadece birer kurgunun parçası olmanın ötesinde , ete kemiğe bürünüp, gerçek hayatın parçasıymışcasına yanı başımızda yerlerini almışlar hissini verir. Kitaptaki öykülere biraz daha yakından bakacak olursak:

Kitabın kapağını açtığımızda bizleri ilk olarak kitaba ismini vermiş olan Arafat’ta Bir Çocuk isimli öykü karşılıyor. Bu öyküde gurbetçi bir ailenin çocuğu olan küçük Yılmaz’ın yurt dışında maruz kaldığı yalnızlığı ve dışlanmışlığı tüm keskinliği ile Yılmaz’ın gözünden okuyoruz.

 

 “Kokular da değişmişti şimdi.Yeni kokular tanıyordu çocuk. Taze ot kokusu kalmamıştı. Koyun sürülerinin, sığırların kokusu, ahıra girdiğinde insanın genzini yakan ama genede bildik, tanıdık gelen o ağır koku, harman kokusu, yağmurlardan sonra kabaran toprağın kokusu kalmamıştı. ama en çok aradığı, nenesinin kokusuydu. İlle nenesinin kokusu.

      Boynuna nenesinin astığı mavi gözboncuğuna eliyle dokundu. Mavi gözlere karşı onu koruyacaktı onu. Unutmamıştı nerede olduğunu, ama çevresinde olup bitenden kopmuştu.”

Bir diğer öykü ise Bütün Kuşların Uykusu. Bu hikaye açıkçası içerisindeki geçişlerden dolayı konusundan tam olarak olamadığım bir hikaye. Ancak Türkiye‘nin sıkıyönetimler altındaki baskıcı süreçte karşıt görüşlü kişiler tarafından  arkadaşının öldürülmesine tanık olan karakterimizin bu olay sonrasında yaşadığı travmaya tanık oluyoruz.

 

“Genç çocuk başka bir dünyadan, nerede olduğunu, karşısındakinin kim olduğunu, ne sorduğunu bilmez, duymaz, anlamaz gibi uzak, bambaşka, tedirgin baktı, baktı, Murat’a döndü ve kısık, fısıldayan sesiyle: ‘Çok uzakta’ dedi , ‘şu tünelli dağların ardında bir köy varmış, köyde de bir çocuk. Ve bütün kuşların uykusu o çocuğun gözüne akarmış…’ “

 

Dokuma İşçisi ve Şair isimli öyküde,  aranan listesinde adı bulunan Zeynel ile onu evinde saklayan Şair‘in hikayesine ve yaşadıklarına tanık oluyoruz Baskı ortamını net bir şekilde okuyup hissettiğimiz bu hikayede, evde aranan birini saklama psikolojisinden, her an evin basılma ihtimalinin yarattığı gergin havayı solumak mümkün.

 ‘Bak! Kaç gündür tek satır yazabiliyor muyum? Böyle bir ortamda! Şiir iç denge ister. tek tek kişilerle değil kitleyle uğraşmaktır şiirin işi.’ 
Konuştukça sesi yükseliyor, söylev havasına giriyordu. Yüzü kıpkırmızı olmuştu.
‘ Koca adam! Koca adam!’ diye geçiriyordu Zeynel içinden yine ‘ Bu ne korku, ne gevezelik böyle’ “
 Bir Arpa Boyu isimli hikayede  öğrenci grevleri, boykotlarda yer alan Berat Koza’nın sahte bir kimlikle Almaya’ya daha sonra  Danimarka’ya politik mülteci olarak gidişini ve bu süreçte yaşadıklarını okuyoruz.

“Kalkıp baktığında, postacının attığı zarfları, dergileri, broşürleri gördü. Cumhuriyet yazısı ilişti görüne. (…) İki gün öncesinin gazetesiydi. Yatağa uzanıp okumaya koyuldu. İki kişi öldürülmüştü gene. Haberde olayın detayları veriliyordu. Yazıları, sıkıyönetim bildirilerini okudu.Günlük fıkralara göz gezdirdi. (…) Ancak o zaman anladı bir arpa boyu yol gittiğini, Türkiye’den hiç çıkmadığını, hiçbir zaman da çıkamayacağını; sınırların, yolculukların, buralara gelmesinin durumunu daha çok ağırlaştırmaktan başka bir işe yaramayacağını…”

Seçenek  isimli öykü de ise Anadolu kasabasında dikkat çekmemeye çalışan Erdem’in hikayesine ortak oluyoruz.Öyle ki, Erdem’in seçmiş olduğu seçeneğin bir başkası için ne kadar basit olursa olsun kendisi için ne kadar hayati önem taşıdığına tanık oluyoruz.

” ‘Gözlük…’ diye söylendi.
Çıkardı gözlüğü, cebine koydu. Güvenilir bir çevreye girene dek takmamayı uygun buldu. 
Çantasındaki seçeneğe başvurmak istemiyorsa bundan sonra daha dikkatli olmalıydı bundan böyle. Başlamıştı işte. “

Kitabın beşinci hikayesi ise Görüş. Bu hikayede, Almanya‘ya işçi olarak giden Müslim’in orada bir cinayet işleyerek içeri düşmesinden sonra eşinin onu ziyarete geldiği görüş günününe ve onların bu görüşte konuştuklarına konuk oluyoruz. Bu hikayede de gurbetçi işçilerin ve ailelerinin yaşadıkları sıkıntıları ikili diyaloglarında keskin bir şekilde okuyabilmek mümkün.

Üniforma isimli hikaye de ise oyunculuk yapan Bekir’in bir gün almış olduğu polislik rolünü fazlaca benimseyişini okuyoruz. Öyle ki Bekir bu karakterin içine öyle bir girmiş ki adeta  kendini gerçek bir polis görmeye hatta ve hatta daha ileri gitme cesaretini göstererek halkın arasına polis  üniformasıyla çıkarak, polis olmanın sefasını sürmesini okuyoruz. Ancak Bekir’in bu hülyalı günleri pek uzun sürmeyecektir.

Kitabın son hikayesi ise Sıkıntılı Günler  isimli hikayedir. Bu hikayenin ana karakteri olan Mehmet Özverir, geçimini firma temsilciliği yaparak sağlamaktadır. Kitaptaki diğer hikayelerden farklı olarak bu hikayede aile ilişkilerinin ön planda olduğunu görmekle birlikte, iş ortamındaki ilişkileri de görmek mümkün.

“Düşmanlık dolu bir dünyaydı bu.Niye bu kadar anlayışsızdı insanlar birbirlerine karşı? Niye sırtlan gibi dişlerini gösteriyorlardı?”

Arafat‘ta Bir Çocuk her ne kadar Zülfü Livaneli‘nin edebiyat alanındaki ilk eseri olsa da, bu hikayeler in Livaneli’nin kaleminin ne denli başarılı olduğunun en somut örnekleri olduğunu düşünüyorum. Okurken “ilk eser olmanın verdiği acemilik” tadını hiç almadığım bu güzel eseri mutlaka okumanızı tavsiye ediyorum. Bu eser de zaten başarılı olan bir kalemin, daha sonra başarısına neler kattığına daha yakından tanık olacaksınız. Tekrardan görüşene kadar kitapla kalın sevgili okurlarım 🙂

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Back To Top